Benim sitem

İMAMET NEDİR

İMAMET
 
 
İÇİNDEKİLER

İMAMET Ehl-i Sünnet'in İmamet Anlayışı Ehl-i Beyt Taraftarlarıyla Ehl-i Sünnet'in İmamet Anlayışındaki Farklılıklar  İMAMETİ ZORUNLU KILAN AKLİ DELİLLER 1- Beşerin İlahi Öndere Olan İhtiyacı İmameti Zorunlu Kılıyor 2- İlahi Lütuf İmameti Gerektirir İmamet Konusunun Akli Yönden Tartışıldığı İki Hadis İMAMETİ ZORUNLU KILAN NAKLİ DELİLLER Kur'an'da İmamet 1- Hz. İbrahim'in İmamet Makamına Tayin Edilişi 2- Bazı Peygamberlerin Allah Tarafından İmamet Makamına Getirildiğini Açıklayan Ayetler 3- Her Ümmetin Bir De Hidayetçisi Olduğunu Belirten Ayet HZ.ALİ VE ON BİR EVLADININ İMAMETİNİ İSPATLAYAN DELİLLER BİRİNCİ DELİL İnzar Ayeti İKİNCİ DELİL Velayet ayeti ÜÇÜNCÜ DELİL Tebliğ ayeti Mevla Kelimesinin Anlamı Gadirihum Olayına İşaret Eden Ehl-i Sünnet Tarih. Bazıları Gadirihum Olayını Nakleden Ehl-i Sünnet Hadisçilerinden Bazıları Gadirihum Olayına İşaret Eden Ehl-i Sünnet Tef. Bazıları DÖRDÜNCÜ DELİL Ulü'l Emr Ayeti BEŞİNCİ DELİL Mubahele Ayeti ALTINCI DELİL İbn-i Abbas'ın Hadisi Menzilet Hadisi'nin İncelenmesi Menzİlet Hadİsi'nİn Tebük Savaşı Dışındakİ Nakİllerİ 1- Ümmü Selim'in Hadisi 2- Berra bin Azib'in Hadisi 3- İttika Hadisi 4- Kardeşlik Hadisi 5- Mescid-ün Nebi'ye Açılan Kapıların Kapanması Hadisi HZ. ALİ İLE HZ. HARUN ARASINDAKİ BENZERLİKLER 1- Hz. Ali'nin Çocuklarına İsim Koyma Olayı 2-Hz. Resulullah'ın Kardeşi Hz. Ali Hz.Ali Dışında Bütün Ashab'ın Mescid-ün Nebİ'ye Açılan Kapılarının Kapanması Olayı YEDİNCİ DELİL Velayet Hadisi 1. HADİS 2. HADİS 3. HADİS 4. HADİS 5. HADİS 6. HADİS SEKİZİNCİ DELİL Sakaleyn Hadisi DOKUZUNCU DELİL Sefine, Hitte ve Yıldız Hadisleri Hz.Alİ (a.s)'ın İmametİnİ Teyİt Eden Bazı Hadİsler ONİKİ İMAM İmamın Sıfatları İmamların Gaybı Bİlmelerİ Hz. Ali Aşığı Meysem-i Temmar İmamın Masum Olması

İMAMET
Biz Ehl-i Beyt dostları İslam'ın temel ilkelerinden bir diğerinin de imamet olduğuna inanıyoruz. Bize göre, imamet makamı aynen nübüvvet makamı gibi ilahi bir makam olup, o makama gelecek kişiyi Allah Teala seçer. Nasıl ki, kullar peygamber seçme hakkına sahip değillerse, imam seçme hakkına da sahip değillerdir.
Biz Ehl-i Beyt dostları, peygamberlerde gerekli olan bütün şartların imamlarda da şart olduğuna ve peygamberlerin varlığını zorunlu kılan gerekçelerin aynen imamların da varlığını zorunlu kıldığına inanıyoruz.
Bize göre; nasıl ki, peygamberler her türlü günah ve hatadan masum olup ilahi ilimle teyit ediliyorlarsa, imamlar da aynen öyledir. Böyle oldukları için de onları ancak Allah tayin edebilir. Çünkü kimin masum olup, nübüvvet veya imamet makamına layık olduğunu ancak Allah bilir. Bu sıfatı kulların teşhis etmesi imkansızdır.
Biz, imamlarla peygamberler arasındaki farkın sadece nübüvvet makamı olduğuna inanıyoruz. Yani, peygamberler nübüvvet makamına sahip olup, ilahi vahiy alarak dinin kurucuları unvanını taşırlar.
 İmamlar ise, dinin koruyucusu, uygulayıcısı ve müfessiridirler. İmamlar insanların din ve dünya işlerinde mercii olup, onlara peygamberlerden teslim aldıkları din üzere her hususta önderlik ederler.
Elbette bazı peygamberler peygamberliklerinin yanı sıra imamlık makamına da sahiptirler. Nitekim, Ulu-l Azm peygamberler böyle idiler. Peygamberliklerine ilaveten imamlık makamına da sahiptiler. Ama peygamber olduğu halde imam olmayan peygamberler olduğu gibi, imam olduğu halde peygamber olmayan imamlar da vardır. Nitekim, Adem'den Hatem'e kadar imamlar çoğunlukla böyle olagelmişlerdir.
İşte bunun için biz Ehl-i Beyt dostları, imameti de nübüvvet gibi inanç esaslarından sayıyoruz. Yani bize göre, nasıl ki, peygamberler Allah'ın kulları arasında olan hüccetleri ise, imamlar da Allah'ın kulları arasında aynı konuma sahiptir. Nasıl ki; her insana, Allah'ın peygamberini tanımak ve ona itaat etmek farz ise, peygamberden sonra Allah'ın hücceti olan imamı da tanımak ve ona itaat etmek farzdır.
Biz, hem Ehl-i Beyt, hem de Ehl-i Sünnet kaynaklarında Hz. Resulullah'tan nakledilen: "Zamanının imamını tanımadan ölen kimse cahiliye ölümü ile ölmüştür" hadisinin bu gerçeğe işaret ettiğine inanıyoruz. Biz bu inancımızı, hem Kur'an-ı Kerim'e, hem Hz. Resulullah'ın hadislerine, özellikle de Ehl-i Beyt'ten aldığımız öğretilere dayandırmaktayız.
 Hz. İmam Rıza (a.s)'ın aşağıda nakledeceğimiz hadisi, biz Ehl-i Beyt dostlarının imamet inancını en güzel şekliyle ortaya koymaktadır.
Abdulaziz bin Müslim diyor ki: "Hz. İmam Rıza (a.s) ile birlikte Merv şehrinde bulunuyorduk. Oraya girişimizin ilk günlerinde cuma günü camide toplandık, camide imamet konusundan bahsedilip, bu konuda insanların düştüğü derin ihtilaflardan söz edildi.
Bu arada, ben efendime (İmam Rıza'ya) giderek, insanların bu konuda ne konuştuklarını haber verdim. Bunun üzerine, İmam (a.s) gülümsedi, sonra da şöyle buyurdu: "Ey Abdulaziz bin Müslim, onlar cahil kalmış ve görüşlerinde aldatılmışlardır. Allah Teala Peygamberi (s.a.a)'in ruhunu kabzetmeden önce, onun için dinini kamil kıldı ve her şeyin açıklaması olan Kur'an'ı ona indirdi. Onda helalı, haramı, hududu ve insanların bütün ihtiyaç duydukları şeyleri kamil olarak açıklayarak: "...Kitapta hiç bir şeyi eksik bırakmadık...." (1) buyurdu. O Hazret'in ömrünün sonlarında olan Haccet-ül Veda'da ise: "...Bu gün sizin için dininizi kamil kıldım, nimetimi size tamamladım ve İslam'ın sizin için din olmasına razı oldum...." (2) buyurdu. İşte imamet konusu, dinin tamamlanmasındandır.
Hz. Resulullah (s.a.a) da dünyadan göçmeden önce, ümmetine dinin talimatlarını beyan buyurdu. Yollarını onlara açıkladı. Onları hak yolunun ortasında bıraktı. Hz. Ali (a.s)'ı onlara bir örnek ve imam olarak tayin edip, ümmetin muhtaç olduğu hiç bir konuyu açıklamadan gitmedi. Kim, Allah Teala'nın dinini kamil kılmadığını zannederse, Allah'ın kitabını reddetmiş olur, kim de Allah'ın kitabını reddederse, onu inkar etmiş olur.
Acaba onlar, imametin değerini ve onun ümmet içerisindeki mevkiini biliyorlar mı ki, onu seçmek onlara ait olsun?
İmamet makamı, insanların kendi akıllarıyla onu idrak etmelerinden, kendi düşünceleriyle ona ulaşabilmelerinden veya kendi seçenekleriyle bir imam tayin etmelerinden çok daha yüksek değere, büyük şana ve yüce mevkie sahiptir.
Allah Azze ve Celle, Hz. İbrahim'i nübüvvet ve halillik makamına seçtikten sonra, onu; üçüncü bir makam olarak, imamet makamına tayin etti. Bir fazilet olarak onunla şereflendirdi ve onunla anısını yükselterek: "Ben seni insanlara imam kılıyorum" (3) buyurdu. Hz. Halil (a.s) ise, bunun sevincinden: "Benim zürriyetimden de" dedi. Allah Tebareke ve Teala ise: "Benim ahdim zalimlere ulaşmaz" cevabını verdi. Böylece bu ayet-i kerime, kıyamet gününe kadar, bütün zalimlerin imametini batıl kılıp, bu makamı seçkin insanlara bıraktı.
Sonra Allah Teala, Hz. İbrahim'i yüceleyerek, seçkinlik ve taharet ehli kimseleri onun neslinde karar verdi ve şöyle buyurdu: "Ve biz ona İshak'ı ve Yakub'u bir hediye olarak bahşiş ettik ve hepsini salih insanlardan karar kıldık. Ve biz onları bizim emrimizle hidayet eden imamlar kıldık. Onlara hayır işler yapmalarını, doğrudan namaz kılmalarını ve zekat vermelerini vahyettik ve onlar bize ibadet edenlerdi." (4)
Böylece bu makam, onun zürriyetinde devam ede geldi. Asırdan asra, onu birbirlerinden miras alıp gidiyorlardı. Ta ki, Allah Celle ve A'la bu makamı, Hz. Nebiyy-i Ekrem (s.a.a)'e miras olarak ulaştırarak: "İbrahim (a.s)'a en evla olanlar; ona uyanlar, bu Nebi ve iman getiren kimselerdir. Allah mü'minlerin velisidir" (5) buyurdu.
O halde, imamet makamı o Hazret'e özgü idi. O Hazret de Allah Teala'nın emriyle, Allah Teala'nın ona çizip farz kıldığı şekilde, onu Hz. İmam Ali (a.s)'a bıraktı ve sonra da, Allah Teala'nın: "Ve kendilerine ilim ve iman verilen kimseler, onlara derler ki: "Allah'ın kitabında kıyamet gününe kadar bırakıldınız..." (6) kavli gereğince, o Hazret'in kendilerine ilim ve iman verdiği seçilmiş zürriyetine ait oldu. Dolayısıyla, kıyamet gününe kadar o, yalnızca Hz. Ali (a.s)'ın evlatlarında olacaktır. Çünkü Hz. Muhammed'den sonra artık bir peygamber yoktur. Öyleyse, bu cahiller onu nasıl seçebilirler?!
İmamet, peygamberlerin makamı ve vasilerin mirasıdır.
İmamet, Allah'ın ve Resul'ün hilafeti, Emir-ül Mü'minin Ali'nin makamı, Hasan ve Hüseyin'in mirasıdır.
İmamet, dinin yuları, Müslümanlar'ın düzeni, dünyanın ıslahı ve mü'minlerin izzetidir.
İmamet, İslam'ın gelişen kökü ve yücelen dalıdır.
İmamla namaz, zekat, oruç, hac ve cihad kamil olur, ganimet ve sadakalar çoğalır, had (şer'i ceza) ve ahkam uygulanır, hudut ve sınırlar korunur.
İmam, Allah'ın helalını helal, haramını da haram kılar, şer'i cezaları uygular, Allah'ın dinini müdafaa eder, (halkı) hikmet, güzel öğüt ve üstün delillerle Allah'ın yoluna davet eder.
İmam, gözlerin göremeyeceği ve ellerin ulaşamayacağı bir ufukta doğup, ışınlarını aleme saçan güneşe benzer.
İmam, ışık saçan dolunay, parlak kandil, açık nur, karanlıklar ortasında hidayet yıldızı, şehirlerin ve çöllerin yol gösteren kılavuzu ve helak olmaktan kurtaran bir kurtarıcıdır.
İmam, yüksek tepede yanan bir ateştir, ısınmak isteyene sıcaklık bahşeder. Tehlikeli yerlerde kılavuzdur, ondan ayrılan helak olur.
İmam, yağmur yağdıran bulut, bol sağanak yağmur, ışık saçan güneş, kapsayıcı gölgesi olan gök, döşenmiş yer, bol-bol suyu olan pınar, selin bıraktığı göl ve yerin yeşerttiği yeşilliktir.
İmam, yumuşak huylu arkadaş, şefkatli baba, ikiz kardeş, küçük yavrusuna iyilik yapan anne ve kara günlerde kulların sığınağıdır.
İmam, Allah'ın, yeryüzündeki ve mahlukatı arasındaki emini, kullarına hücceti ve şehirlerindeki halifesidir. (Halkı) Allah'a çağıran ve O'nun belirlediği sınırları savunandır.
İmam, günahlardan tertemiz kılınan, ayıplardan arındırılmış olan, özelliği ilim, nişanesi hilim olan, dinin düzeni, Müslümanlar'ın izzeti, münafıkların öfkesi ve kafirlerin yok edicisidir.
İmam, zamanın yeganesidir. Hiçbir kimse onun makamına ulaşamaz, hiçbir alim onun dengi olamaz. Onun bedeli, misli ve eşi bulunmaz. Bağışlayan Allah'ın fazlı ile, talep ve kesbe dayanmaksızın, bütün faziletleri taşır. Durum böyle iken; kim, İmam'ı tanıyabilir veya özelliklerinin özüne ulaşabilir?
Heyhat, heyhat! İmam'ın makamlarından veya faziletlerinden birini tarif etmekte akıllar yitmiş, zihinler şaşkınlığa düşmüş, beyinler hayran kalmış, hatipler aciz olmuş, şairler yorulmuş, edipler acze düşmüş, fasihler yorulup güçsüzleşmiş, bilginler susup kalmış, hepsi acz ve güçsüzlüğünü itiraf etmiştir.
Şu halde, onu bütünüyle anlatmak, olduğu gibi nitelemek nasıl mümkün olur? Kim, onun yerine geçebilir veya ona olan ihtiyacı giderebilir? Bu nasıl mümkün olur? Oysa İmam, yıldızlar gibi kendisine ulaşmak isteyenlerin elinden ve niteleyenlerin nitelemesinden uzaktır.
Bunlar, bu makamın Resulullah sallallahu aleyhi ve alih'in Ehl-i Beyti'nden başkasında bulunacağını mı zannediyorlar?
Andolsun, Allah'a, nefisleri onları aldatmış ve onları yanlış arzulara sevk etmiştir. Onlar, sarp ve kaygan olan yüksek bir yere çıkmak istemişler de, ayakları kayarak uçuruma yuvarlanmışlardır. Kendilerince bir imam seçmek istemişler, oysa imam seçmek nerede onların işi olabilir?
İmam, cehaletten uzak alim, hile yapmayan yönetici ve nübüvvet madeni olmalıdır.
Nesebiyle ayıplanmamalı ve soy sop sahibi hiçbir kimse onunla boy ölçüşememelidir.
Kureyş kabilesinden, Haşimi soyundan ve Peygamber ailesinden olmalı; şereflilere şeref vermelidir. Abdülmenaf neslinden gelmelidir.
Coşkun ilme ve kamil hilme sahip, işleri yürütebilen, siyaset bilen, riyasete layık, itaati farz olan, Allah'ın emrini ayakta tutan ve Allah'ın kullarının hayrını isteyen biri olmalıdır.
Allah, peygamberleri ve onların vasilerini (Allah'ın selatı onlara olsun) muvaffak eder, onları sebatlı kılar, başkalarına vermediği gizli ilim ve hikmetlerden onlara verir. İlimleri, zamanlarındaki bilginlerin ilminin üstünde olur.
Allah Teala buyurmuştur ki: "Hakka ulaştıran mı uyulmaya daha layıktır, yoksa doğru yola ulaştırılmadıkça kendisi hidayete ulaşmayan mı? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?" (7)
Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır."(8)
Talut'un kıssasında da şöyle buyurmuştur: "...Şüphe yok ki, Allah onu, sizin içinizden seçkin kıldı ve onu bilgi ve vücutça sizden üstün yaptı. Allah, mülkünü dilediğine verir." (9)
Davut (a.s)'ın kıssasında da şöyle buyurmuştur: "Davut Calut'u öldürdü. Allah da ona mülk (saltanat) ve hikmet ihsan etti ve ona dilediğinden öğretti." (10)
Resulü'ne de şöyle buyurmuştur: "Allah, sana kitabı ve hikmeti indirdi. Sana bilmediğin şeyleri öğretti ve Allah'ın senin üzerindeki fazlı (lütuf ve ihsanı) pek büyüktür." (11)
Hz. Peygamber (s.a.a)'in Ehl-i Beyt'i, itreti ve soyundan olan İmamlar hakkında da şöyle buyurmuştur: "Yoksa onlar, Allah'ın kendi fazlından insanlara (Peygamber Ehl-i Beyt'ine) verdikleri şeyler için onlara haset mi ediyorlar? Doğrusu biz İbrahim'in soyuna kitap ve hikmet verdik ve onlara büyük bir mülk (saltanat) de ihsan ettik. Böylece onlardan kimi ona inandı, kimi de ona sırt çevirdi ve çılgın ateş olarak cehennem onlara yeter." (12)
Allah Azze ve Celle bir kulu, kullarının işini yönetmek için seçtiğinde bu iş için onun göğsünü genişletir, hikmet çeşmelerini kalbine yerleştirir, ona ilim ilham eder. Artık bundan sonra hiçbir sorunun cevabında aciz kalmaz, onda doğrudan şaşmaz. O, masumdur; daima ilahi tevfik, sebat ve teyitten yararlanarak, hata, sürçme ve çirkinlikten emin olur. Allah bu özellikleri, kullarına üstün hücceti ve yaratıklarına şahidi olsun diye, ona tahsis kılar. Bu Allah'ın bir fazlıdır, dilediğine verir, Allah gerçekten büyük fazıl sahibidir.
Acaba onların böyle birini tanımaya güçleri yeter mi ki, onu seçsinler? Veya onların seçtikleri kimseler, bu özellikleri taşıyabilir mi ki, onu öne geçirsinler?
Andolsun Allah'ın Beyti'ne ki, onlar haktan çıkmışlar ve bilmiyorlarmışçasına Allah'ın Kitabı'nı sırtlarına atmışlardır. Oysa, hidayet ve şifa Allah'ın Kitabı'ndadır. Onlar O'nu bırakıp, kendi heva ve heveslerine uymuşlardır. Allah da onları kınamış ve onları gazap ve helaketin beklediğini belirterek şöyle buyurmuştur: "Allah'tan bir hidayet olmaksızın, kendi heva ve heveslerine uyanlardan daha sapık kim olabilir? Allah zalim bir kavmi hidayet etmez." (13)
Yine şöyle buyurmuştur: "..Yazıklar olsun onlara, Allah onların amellerini saptırmıştır." (14)
Yine buyurmuştur: "Bu Allah katında ve iman edenlerin nezdinde en büyük suçtur. İşte Allah her kibirli ve tuğyankar kalbi böylece mühürler." (15) Allah'ın selatı ve çoklu selamı Muhammed'e ve onun Ehl-i Beyt'ine olsun." (16)
Ehl-i Sünnet'in İmamet Anlayışı
Ancak buna karşılık Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz, imamet konusunu İslam'ın inanç esaslarından saymayıp, onun İslam'ın fer'i hükümlerinden biri olduğunu, imamlarda masumluk, ilahi ilim ve ilahi tayin gibi şartların gerekmediğini, Hz. Resulullah'tan sonra imamet işinin halkın kendi seçimine bırakıldığını ve imametin toplumun tümünün veya toplumun ileri gelenlerinin seçimi ile ve hatta silah zoruyla bile yönetimin ele geçirilmesiyle tahakkuk bulduğunu savunmaktalar.
Ehl-i Sünnet'in önde gelen alimlerinden olan Teftazani şöyle yazıyor: "Eğer imam ölür ve şartlarına haiz olan biri, biat ve istihlaf olmaksızın, imamet makamını ele geçirir, şevketi ile insanları kendine itaat ettirir ve onları kontrolü altına alırsa, onun hilafeti sabit olur. Bu kişi, fasık veya cahil biri olsa da, en güçlü görüşe göre hüküm aynıdır.... Bu durumda eğer zor kullanarak üstünlük sağlama yoluyla birinin imameti tespit olur, sonra da başka biri gelip ona galip olursa, birincisinin imameti düşer ve sulta bulan ikincisi imam olur. Ayrıca imam, fasık olmak veya bayılmakla imametten düşmez."
(17)
Ehl-i Beyt Taraftarlarıyla Ehl-i Sünnet'in İmamet Anlayışındaki Farklılıklar
Buna göre, biz Ehl-i Beyt dostları imamet konusunda Ehl-i Sünnet kardeşlerimizden şu üç hususta ayrılmaktayız:
1- İmam insanlar tarafından değil, Allah tarafından seçilmeli,
2- İmamın ilmi ilahi ilimden kaynaklanıp hatasız olmalı,
3- İmam günahtan masum olmalıdır.
Elbette bizim inancımıza göre, masumluk makamı sadece imamlara ve peygamberlere mahsus değildir. Zira biz, Hz. Fatime (a.s) ve Hz. Meryem (a.s) gibi mübarek zatların da masum olduğuna inandığımız halde, onların peygamber veya imam olmadıklarını bilmekteyiz. Belki Allah'ın has kulları arasında diğer masum insanlar da bulunabilir.
Yukarıdaki açıklamalarımızın, biz Ehl-i Beyt dostlarıyla, Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz arasında olan imamet anlayışındaki farkı gözler önüne sermek açısından yeterli olduğu kanısındayız.
Şimdi genel anlamda imameti zorunlu kılan akli ve nakli delillerle, yine biz Ehl-i Beyt dostlarının inancı olan, Hz. Resulullah'tan sonra ilahi imam ve hüccetlerin Hz. Ali ve onun on bir evladı olduğunu ispatlayan delillere kısaca bir göz atalım.

Elbette bizim kitabımız, özet niteliğini taşıdığı için, konu hakkında daha geniş bilgi edinmek isteyen kardeşlerimizin, konu hakkında telif edilmiş olan, daha geniş eserlere baş vurmaları gerekmektedir.

İMAMETİ ZORUNLU KILAN AKLİ DELİLLER
1- Beşerin İlahi Öndere Olan İhtiyacı İmameti Zorunlu Kılıyor
Nübüvvet bölümünde zikrettiğimiz peygamberlerin varlığını zorunlu kılan akli deliler, aynen imamların varlığını da zorunlu kılmaktadır.
Şöyle ki; nübüvvet bölümünde beşerin layık olduğu kemale erip yaratılış gayesine ulaşması için, ona yol gösterecek, herkesi sahip olduğu istidada göre terbiye edecek ilahi elçilerin gönderilmesinin zorunlu olduğunu ve sonsuz hikmet ve şefkat sahibi Cenab-ı Hakk'ın beşerin bu ihtiyacını ihmal edip, görmezlikten gelmesinin mümkün olmadığını akli delillerle ispatlamıştık.
Öte yandan biliyoruz ki, beşerin bu ihtiyacı belli bir zamana ait olmayıp, her zaman için söz konusudur. Yani her zaman beşerin bu ihtiyacı vardır. Dolayısıyla yeryüzü hiçbir zaman ilahi hüccetten yoksun kalamaz. Her zaman için beşerin bu ihtiyacını karşılayacak ilahi hüccetin bulunması zorunludur.
Peygamber hayatta bulunduğu zaman, bizzat kendisi beşerin bu ihtiyacını karşılar. Fakat peygamberin bulunmadığı yer ve dönemlerde durum nasıl olmuştur? Acaba Allah Teala beşeri kendi başına bırakıp onların bu ihtiyacını ihmal mı etmiştir?
Geçmiş ümmetlere baktığımızda devamlı olarak bu ihtiyacın karşılandığını görmekteyiz. Yani, devamlı olarak, ya toplumun içerisinde bir ilahi peygamber olagelmiştir, ya da o ilahi peygamberin vasisi ve halifesi niteliğinde olan bir zat bu sorumluluğu uhde edinip, insanların mercii olagelmiştir.
Şimdi kendi dönemimize dönelim. Şüphe yok ki, İslam dini en son ilahi dindir. İslam dininden sonra başka bir din gelmeyecek ve İslam peygamberinden sonra bir ilahi peygamber zuhur etmeyecektir.
Bu durumda peygamberlik makamının son bulması, ancak o zaman peygamber gönderme hikmet ve gerekçesiyle bağdaşabilir ki, İslam dini beşerin bu husustaki bütün ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayabilsin. Aksi taktirde Allah Teala beşerin bu ihtiyacını ihmal edip, onları kendi başına koymuş olur ki bu, Allah'ın hikmet ve sonsuz şefkatiyle bağdaşmaz.
Bazıları, Allah Teala'nın beşerin bu ihtiyacını, son peygamberi Hz. Hatim-i Risalet vasıtasıyla bize gönderdiği ve korunmasını bizzat kendisinin garanti ettiği kitabı (Kur'an-ı Kerim) aracılığıyla temin ettiğini iddia edebilirler.
Ancak açıktır ki, Kur'an-ı Kerim, sadece İslam dininin ana hatlarını bize beyan etmektedir. Kur'an'ın zahirinden İslam'ın bütün ahkamı anlaşılmamaktadır.
Meselâ, Kur'an'da namaz, oruç, hac, zekat ve benzeri bir çok şeyler emredilmiştir. Ama onların açıklaması ve tafsilatı Kur'an'da mevcut değildir. Dolayısıyla da İslam'ın anayasası niteliğinde olan Kur'an-ı Kerim'in açıklanmasıyla, İslam'ın hükümlerinin tafsilat ve teferruatının beyan edilmesi görevi, Allah'ın Resulü'ne ait olduğu da bizzat yine Kur'an'da belirtilmiştir. "...Sana da Kitabı (Kur'an'ı) indirdik ki, insanlara, onlara nazil olan şeyi açıklayasın. Umulur ki, tefekkür ederler."
(18)
Fakat, acaba o zamanda bulunan şartlar Hz. Resulullah'a bu vazifesini tam olarak yerine getirmesine imkan verdi mi?
Hz. Resulullah'ın dönemine baktığımızda şartların öyle de müsait olmadığını ve Hazret'in bu imkana tam manasıyla sahip olmadığını görmekteyiz.
Hazret ömrünün çoğunda İslam düşmanlarının baskısı altında olup, vakt-i şerifinin büyük bir bölümünü İslam düşmanlarıyla savaşmakta geçirmiştir. Bu ise Hazret'in ilahi öğretiyi tam manasıyla insanlara ulaştırmasını zorlaştırmıştır.
Bundan başka Hazret'in ulaştırdığı miktarın da korunması garanti altında değildi. Yani, Kur'an-ı Kerim'in aksine, Hz. Resulullah'ın sünnet olarak ulaştırdığı miktarın mahfuz kalacağına ilahi bir garanti yoktu. Nitekim öyle de olmuştur. Hz. Resulullah'tan sonra İslam ümmeti arasında en basit bir konu olup, her gün insanların gözü önünde cereyan eden, Hazret'in abdest alma şeklinde bile ihtilafa düşülmüş ve ashabın her biri ayrı bir şey nakletmeye kalkışmıştır. Hiçbir menfaat söz konusu olmayan bir konuda, böyle bir ihtilafa düşüldüğüne göre, menfaat ve çıkar söz konusu olan konularda, neler olabileceğini söylemeye bile gerek kalmıyor.
İslam ümmeti arasında meydana gelen bunca ihtilaflar ve Hazret'in kendi tabiriyle yetmiş iki fırkadan daha fazlaya varan gruplaşma ve bölünmeler, bunun en bariz kanıtıdır. O halde Hz. Resulullah'ın sünneti de bu ihtiyacı tam olarak karşılamamaktadır.
Bundan başka, Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinin anlamı herkes tarafından tam olarak bilinmemektedir. Kur'an-ı Kerim'in kendisi, ayetlerinin bir bölümünün müteşâbih olduğunu ve onların te'vilini ancak Allah ve ilimde kökleşmiş kimselerin bilebileceğini vurguluyor. Kur'an-ı Kerim'in müteşâbih ayetlerinin anlamını tam manasıyla bildiğini İslam ulemasından hiçbir kimse iddia etmemiştir, edemez de.
Peki bu ayetler niçin nazil olmuştur? Her halde, Allah kullarına muamma demek istemiyordu. O halde İslam ümmeti arasında bunların anlamını bilen birileri olmalıydı.
Hz. Hatim-i Risalet'in kendisi hayatta iken bunları insanlara açıklayabilirdi. Ama Hazret'ten sonraki dönemlerde ne olacaktı? Elbette bunun için bir yol bulunmalıydı. Bundan şu sonuç çıkar: Allah Teala beşerin bu ihtiyacına cevap verecek bir yolu kesin olarak İslam'ın metninde koymuştur. Bu yol, kesin olmalıdır ve hata ve sapmalardan masum olmalıdır. Bu yol, Hz. Resulullah'tan sonra ortaya çıkan boşluğu tam manasıyla doldurmalı ve Allah'ın hüccetini herkese tamamlamalıdır.
İşte bizim inancımıza göre, Hz. Resulullah'tan sonraki dönemlerde bu yol, ancak ilahi ilimle teyit olan masum imamların varlığıyla temin olur. Bu yol, hem Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin, hem de biz Ehl-i Beyt dostlarının kaynaklarında mütevatir olarak Hz. Resulullah'tan nakledilen Kur'an ve Ehl-i Beyt yoludur.
İşte Hz. Resulullah'ın: "Ben sizin aranızda iki paha biçilmez emanet bırakıyorum. Onların biri diğerinden büyüktür. O Allah'ın kitabıdır. O gökle yer arasında olan Allah'ın ipidir. Ona sımsıkı sarılın. Diğeri de benim İtretim ve Ehl-i Beyt'imdir. Onlar, kıyamette Havz-i Kevser başında tekrar bana dönünceye kadar, asla birbirlerinden ayrılmazlar. Onlara sarıldığınız müddetçe, asla sapmazsınız" (19) hadisi, bize; bu yolu ve bu yolun masum olup, doğruluk açısından kesin garanti altında olduğunu göstermektedir.
Kısacası, peygamberliğin son bulması, ancak nübüvvet dışında peygamberde bulunan bütün özelliklere sahip olan bir imamın tayin edilmesiyle hikmete uygun olabilir. Akıl bunu emrediyor. Aksi taktirde, Allah Teala'nın beşerin en zorunlu ihtiyacını görmezlikten gelmesi doğar ki, bu ilahi hikmet ve şefkatle bağdaşmaz.
İşte Hz. İmam Rıza (a.s) bu hakikate işaret ederek şöyle buyurmuştur: "Biz hiçbir fırka ve hiçbir milletin bir önder ve liderleri olmadan hayatta kaldıklarını görmemekteyiz. Zira onlar din ve dünya işlerinde bir öndere muhtaçtırlar. O halde Hekim olan Allah'ın hikmetinde yaratıklarını bir önder ve liderleri olmaksızın kendi başlarına bırakması caiz değildir...."(20)
2- İlahi Lütuf İmameti Gerektirir
Kelam ilminde risalet ve imamet konusu ele alınmış ve her ikisinin de lütuf ilkesi gereği, Cenab-ı Hakk'a vacip olduğu vurgulanmıştır.
Büyük kelamcı Şeyh Tusi "Fusûl-ül Akaid" adlı kitabında şöyle der: "İmamın varlığı lütuftur. Lütuf ise Allah Teala'ya vaciptir."
(21)
Lütuf, insanın yapması gereken işte zorunlu olan yardıma ve yapmaması gereken işte de, onu o işten alıkoyan zorunlu engelleyiciye denir. Öyle ki, o yardım olmadan o işi yapamaz ve o engelleyici olmadan da o işten sakınamaz. Dolayısıyla lütuf, gerekli imkanların hazırlanması, gerekli bilginin verilmesi ve amelde gerekli önderliğin yapılması olmak üzere, üç kademeyi içerir.
Bu durumda başı boş bırakılmayıp sorumlu kılınan ve sorumluluk alanı nübüvvet yoluyla belirlenen insana, amel açısından da gerekli önderliğin yapılması gerekir. Aksi taktirde, onun bu sorumluluğunun uhdesinden gelmesini ondan beklemek, hikmete uygun bir beklenti olamaz. Allah Teala'nın rahmet ve şefkat sıfatı da bunun gereğini yerine getirmesini gerektirir. O halde insanlara amelde önderlik yapacak imamın varlığı zorunludur.
Cenab-ı Peygamber'in kendi hayat döneminde bunu, o Hazret'in bizzat kendisi yerine getirirdi. O Hazret'ten sonraki zamanlar için de aynı ihtiyaç söz konusu olduğu için, o Hazret'ten sonra da böyle önderlerin olması zorunludur. Böyle bir önderliğe imamet ve bu görevi ifa eden kimseye de imam denir. O halde her türlü hata ve günahtan masum olan imamın varlığı zorunludur ve lütuf olduğundan dolayı Allah Teala onu ihmal etmez. (22)
Büyük filozof İbn-i Sina ve Sadr-ül Müteallihin hem risalet, hem de imamet konusunda aynı ilkeye dayanarak imamet ve risaletin zorunluluğunu ispatlamışlardır. (23)
Bu konuda ayrı akli deliller de zikredilmiştir. Bizim maksadımız ihtisar olduğundan bu kadarıyla iktifa ediyoruz.
İmamet Konusunun Akli Yönden Tartışıldığı İki Hadis
Burada Hz. İmam Sadık (a.s)'ın öğrencilerinden olan Hişam bin Hakem ile Amir bin Ubeyde ve bir Şamlı arasında geçen imametin gerekliliği ile ilgili tartışmayı nakletmeyi uygun buluyoruz.
1- Yunus bin Yakup dedi ki: "Hz. Ebu Abdullah İmam Sadık (a.s)'ın nezdinde ashabından bir grup bulunuyordu. Bunların arasında Humran bin A'yun, Muhammed bin Numan, Hişam bin Salim ve Tayyar ile aralarında genç yaşta olan Hişam bin Hakem'in de bulunduğu bir topluluk vardı.
Bu arada Hz. İmam Sadık (a.s) Hişam'a yönelerek: "Ey Hişam, Amir bin Ubeyde'ye ne yaptığını ve nasıl soru sorduğunu bana bildirir misin?" dedi.
Hişam: "Ey Resulullah'ın oğlu, ben sizin büyüklüğünüzden etkileniyorum, sizden utanıyor ve sizin önünüzde konuşamıyorum" dedi.
Bunun üzerine, Hz. İmam Sadık (a.s): "Size bir şey emrettiğim zaman onu yapın" buyurdu.
Hişam: "Bana, Amir bin Ubeyde'nin durumu ve Basra Mescidi'ndeki toplantıları ulaştı ve bu olay bana çok ağır geldi. Dolayısıyla hareket ettim. Cuma günü Basra'ya varıp, Basra Mescidi'ne gittim. Kendimi, aralarında Amir bin Ubeyde'nin de bulunduğu kalabalık bir topluluk içerisinde buldum. O, yünden olan siyah bir izar giyinmiş ve bir diğerini de rida olarak omzuna atmıştı. Orada bulunanlar, ona soru soruyorlardı. Ben orada bulunanlardan ayrılarak bana yol vermelerini istedim. Onlar da ayrılarak bana yol verdiler. Ben, o topluluğun sonlarında iki diz üzere oturarak: "Ey alim, ben yabancı bir insanım, benim bir konuyu sormama müsaade eder misin?" dedim.
O bana: "Sorunu sor" dedi.
Bunun üzerine ben ona: "Acaba senin gözün var mıdır?" dedim.
O bana: "Ey oğlum, bu nasıl bir soru, gördüğün bir şeyi nasıl soruyorsun?" dedi.
Ben ona: "Benim sorum böyledir" dedim.
O: "Sorunu sor gerçi, sorun bir nevi aptallıktır" dedi.
Ben ona: "O sorumu cevaplandır" dedim.
O bana: "Sorunu sor" dedi.
Ben: "Gözün var mı?" dedim.
O: "Evet vardır" dedi.
Ben ona: "Onunla ne yapıyorsun?" dedim.
O: "Onunla renkleri ve şahısları görüyorum" dedi.
Ben ona: "Burnun var mı?" dedim.
O: "Evet vardır" dedi.
Ben ona: "Onunla ne yapıyorsun?" dedim.
O: "Onunla kokuları kokluyorum" dedi.
Ben ona: "Ağzın var mı?" dedim.
O: "Evet vardır" dedi.
Ben ona: "Onunla ne yapıyorsun?" dedim.
O: "Onunla tatları tadıyorum" dedi.
Ben ona: "Kulağın var mı?" dedim.
O: "Evet vardır" dedi.
Ben ona: "Onunla ne yapıyorsun?" dedim.
O: "Onunla sesleri duyuyorum" dedi.
Ben ona: "Senin kalbin var mı?" dedim.
O: "Evet vardır" dedi.
Ben ona: "Onunla ne yapıyorsun?" dedim.
O: "Onunla bu organlarıma gelen her şeyi birbirinden ayırıyorum" dedi.
Ben ona: "Bu organlar kalpten müstağni olamazlar mı?" dedim.
O: "Hayır olamazlar" dedi.
Ben ona: "Bu nasıl olabilir, oysa bu organlar sapa sağlamdırlar?" dedim.
O: "Ey oğlum, organlar kokladığı, gördüğü, tattığı ve duyduğu bir şey hakkında şüpheye düşerse, onu kalbe irca ettirir. İşte kalptir ki, yakini sağlamlaştırır ve şüpheyi de yok edip giderir" dedi.
Hişam diyor; bunun üzerine, ben ona: "O halde, Allah Teala kalbi, organların şüphesini gidermek için karar kılmıştır" dedim.
O: "Evet öyledir" dedi.
Ben ona: "Demek ki, kalbin varlığı zorunludur, aksi taktirde organlar yakine kavuşamazlar" dedim.
O: "Evet" dedi.
Bunun üzerine, ben ona: "Ey Ebu Mervan, Allah Teala senin organlarını kendi başına bırakmamış ve onlara doğruyu gösterecek ve şüpheye düştükleri konularda, onlara yakin kazandıracak bir imam tayin etmiş de, acaba bütün bu insanları şaşkınlıkları, şüpheleri ve ihtilafları konusunda kendi başlarına mı bırakmış? Onlara şüpheler ve şaşkınlıklarda baş vuracakları bir imam tayin etmemiş mi? Oysa, senin organların için imam tayin etmiş ve sen kendi şaşkınlık ve şüphelerinde ona baş vuruyorsun" dedim.
Hişam diyor; bunun üzerine, Ebu Ubeyde sustu ve artık bir şey söylemedi ve bir süreden sonra başını kaldırarak bana: "Sen Hişam bin Hakem misin?" dedi.
Ben ona: "Hayır" cevabını verdim.
O: "Öyleyse, onun derslerine katılan birisin" dedi.
Ben: "Hayır" dedim.
O: "Peki neredensin?" dedi.
Ben: " Kufe'denim"dedim.
O: "Şu halde, sen onun kendisisin?" dedi ve beni yanına çağırıp yerinden kalkarak, kendi yerinde oturttu ve ben oradan ayrılıncaya kadar, hiçbir şey konuşmadı".
Hişam diyor; bu arada Hz. Ebu Abdullah İmam Sadık (a.s) gülümsedi ve bana yönelerek: " Bunları sana kim öğretmiştir ey Hişam?" dedi.
Ben: "Bunlar, sizden alıp tertiplediğim şeylerdir" dedim.
Bunun üzerine İmam (a.s): "Andolsun Allah'a ki, bunlar, İbrahim ve Musa peygamberin suhufunda yazılmıştır" dedi."
(24)
2- Bu tartışmanın bir benzeri de yine Hişam bin Hakemle Şamlı bir alim arasında geçmiştir. Hz. İmam Sadık (a.s) ile bir grup ashabı huzurunda Şamlı alim ile Hişam arasında geçen bu tartışma şöyledir:
Hişam: "Ey Şamlı, Rabbin mi yaratıklarının çıkarını daha çok gözetler, yoksa onların kendileri mi çıkarlarını daha çok kollarlar?"
Şamlı: "Rabbim daha çok gözetler"
Hişam: "Rabbin bu gözetlemesi sonucu onlar için ne yapmıştır?"
Şamlı: "Rabbim onların bölünüp tefrikaya düşmemeleri, onların arasında ülfet kurup onların eğriliklerini düzeltmesi ve onlara Rableri'nin farzını bildirmesi için, hüccet ve delil tayin etmiştir"
 Hişam: "O delil kimdir?"
 Şamlı: "Resulullah'tır"
 Hişam: "Resulullah'tan sonra kimdir?"
 Şamlı: "Kitap ve sünnettir"
 Hişam: "Acaba Kitap ve sünnet bu gün aramızda bulunan ihtilafları gidermeye yararlı olabiliyor mu?"
 Şamlı: "Evet"
 Hişam: "Öyleyse, benle sen neden ihtilafa düşmüşüz ve sen ihtilaf ettiğimiz konularda bahsetmek üzere Şam şehrinden buraya kadar gelmişsindir?"
 Yunus diyor: " Şamlı sustu ve cevap vermedi." Bu arada, Hz. İmam Sadık (a.s) Şamlı'ya dönerek: "Ne oldu sana, niçin konuşmuyorsun?" dedi.
Şamlı: "Eğer, ihtilafımız yoktur dersem yalan konuşmuş olurum ve eğer, Kitap ve sünnet aramızdaki ihtilafları giderir dersem, batıl bir söz söylemiş olurum. Çünkü onları çeşitli yorumlarla yorumlamak mümkündür. Eğer, her birimizin hak olduğunu iddia ettiği halde, ihtilaf ettiğimizi söylersem, Kitap ve sünnet bize bir yarar sağlamaz. Ancak bu benim onun aleyhine olan hüccetimdir.
Bu arada, Hz. İmam Sadık (a.s) Şamlı'ya: "Şimdi sen ondan sor. Onun dolu olduğunu göreceksin" dedi.
Şamlı Hişam'a yönelerek: "Ey falan, yaratıkların çıkarını kim daha çok gözetler Rableri mi, yoksa kendileri mi?" dedi.
Hişam: "Rableri onların kendilerinden daha çok onların çıkarını gözetler" dedi.
Şamlı: "Acaba, Allah onların sözlerini bir araya toplamak, eğriliklerini düzeltmek ve onların batıl ve hak sözleri hakkında onlara bilgi vermek için, bir kimseyi tayin etmiş midir?" dedi.
Hişam: "Resulullah (s.a.a)'in zamanında mı yoksa şimdi mi?" dedi.
Şamlı: "Resulullah'ın zamanında Hz. Resulullah idi. Şimdi kimdir?" dedi.
Hişam: "Babaları yoluyla ceddinden miras aldığı ilimle bize göklerin (ve yerin) haberini veren, halkın kendine göçüp geldiği, işte bu oturan zattır" dedi.
Şamlı: "Ben bunu nasıl bilebilirim?" dedi.
Hişam: "Ne istersen ona sor" dedi.
Şamlı: "Özrümü kestin. Şimdi sormak benim hakkımdır" dedi.
Bu arada, Hz. Ebu Abdullah İmam Sadık (a.s) ona yönelerek: "Ey Şamlı, ben sana yolculuğunun nasıl geçtiğini ve yolunun nasıl olduğunu bildireyim. Senin yolculuğun böyle-böyle geçti ve yolun böyle-böyle idi" dedi.
Bunun üzerine, Şamlı İmam'a dönerek: "Doğru söyledin, ben şimdi Allah'a İslam getirdim (İslam dinine girdim)" dedi.
Hz. İmam Sadık (a.s): "Hayır, sen şimdi Allah'a iman getirdin (mü'min oldun). İslam imandan öncedir. İslam bağı ile Müslümanlar birbirlerinden miras alır ve evlilikleri caiz olur. İman ile de, ilahi mükafatı hak ederler" dedi.
 Şamlı: "Doğru söyledin, ben şimdi şehadet getiririm ki, Allah'tan gayri kulluğa layık bir ilah yoktur, Muhammed (s.a.a) de onun resulüdür ve sen ise, vasilerin vasisisin" dedi." (25)
 
 
(1)- En'am: 38
(2)- Maide: 3
(3)- Bakara: 124
(4)- Enbiya: 72
(5)- Al-i İmran: 68
(6)- Rum: 56
(7)- Yûnus: 35
(8)- Bakara: 269
(9)- Bakara: 247
(10)- Bakara: 251
(11)- Nisa: 113
(12)- Nisa: 53, 54
(13)- Kasas: 50
(14)- Muhammed: 8
(15)- Mü'min: 35
(16)- Usul-u Kafi c. 1s. 199
(17)- Bkz. El- Ahkam-üs Sultaniye Ebu Ya'la'nın s. 40 ve Şerh-i Makasid kitabının ilgili bölümü
(18)- Nahl: 44
(19)- Sünen-i Tirmizi: 2718, 3720 ve Müsned-i Ahmet: 10707 numaralı hadisler ve.....
(20)- İlel-üş Şerayi c. s. 183, Bihar-ül Envar c. 23 s. 32
(21)- Fusûl-ül Akaid s. 36
(22)- Bkz. Temhid-ül Usul s. 446
(23)- Bkz. Şifa S. 441 İbn-i Sina'nın ve El- Mebde vel Mead s. 173 Sadr-ül Müteallihin'in Şevahid-ür Rübubiyye s. 359
(24)- Usul-u Kafi c.1 s. 170
(25)- Usul-u Kafi c. S. 172